Göçebe Hayatlar
Asil Ergüner
Biz Türkler kendimizi sürekli göçebe olarak nitelendirdik. Belki öyle öğretildiğinden ağzımıza sakız gibi yapıştı bu laf ama büyüdükçe göçebe hayatların izini sürdük. Kimi zaman öğrenciydik, başka şehre taşındık, kimi zaman babalarımız sürgün yedi, yine taşındık. Neden çoktu ama sonuç göçmekti bir dünyadan öteki şehire, tıpkı bir kuş misali, arkasında bırakarak yuvasını, önüne katarak ailesini...
Bazen en çok doğduğumuz yeri özledik, bazense en çok doğduğumuz yerde sıkıldık. Yok öyle değil aslında. İşin gerçeği, biz tek günlük özlemler için, ne gözyaşları akıttık. Almancıydık mesela, ne Türk olabildik ne Alman. Memleketi özledik, Türk gibi olamadık. Almanya'da ise döner kebap aşığı olduk, Alman domuzunu yemedik. İzmir'den İstanbul'a geldik. Boyoz alamadık, gevrek ve çiğdem kelimeleri ise iki dudak arasından çıkan sert meltem gibi dalga konusuydu sadece. Kısacası gittiğimiz yerde de biz oralı olamadık...
En çok aşklar oldu özlenen. Çocukluk aşkları hani. En saf halinle, ip atlarken gördüğün İpek'i, gol atarken izlediğin Efe'yi özledik. Hala mahallede mi acaba derken içinden, içtiğin şarap şişesi oldu eski aşklar, deniz geldi, Poseidon yuttu, ne mahalle ne o aşklar kaldı geçmişin yaralı beyninde...
Kalbim Ege'de kaldı demek Egeli için bir şey ifade etmez o an. Peki hiç Ege'yi görmeyen biri Ege'yi özleyebilir mi? Egeli ise özler. Şarkılarıyla doğmuştur, kordon ise yatak ucunda bir fotoğraftan ibarettir.
En çok aşklar oldu özlenen evet.
Mesela ne ben eski benim. Ne sen, o eski sen.
Göçebe aşklar oldu İstanbul sokaklarında,
Sen Taksim'de yoktun o aralar
En çok sen oldun özlenen evet.
Çıkmaz sokaklarında kayboldun Taksim karanlığında.
Göçebe bir aşktı, her aşk gibi seninle
Çıkmadı sokaklar bir yere varmadı yokluğunda...

